SİYASET DÜNYASI

Demokrasi baştakileri başı boş bırakmama sanatıdır

REFERANDUMDA ”HAYIR” DESPOTİZMİ ÖNLER…

Posted in politika with tags on July 25, 2010 by tunalim

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, ABD’nin Türkiye’de de antidemokratik bir sistem peşinde koştuğunu belirterek, 12 Eylül’deki referandumda verilecek HAYIR oylarının despotizmi önleyeceğini belirtti

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, darbe ve Anayasa değişikliği tartışmalarını değerlendirdi. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi Türkiye’nin genel durumunu özetleyen Prof. Dr. Baş, 12 Eylül öncesi 5 binin üzerinde insan öldüğünü belirterek, şunları söyledi: “100 kişinin öldüğü günleri çok iyi hatırlıyorum. Sanki 12 Eylül öncesinde ortalık güllük gülistanlık, kalkıldı, ihtilal yapıldı. Böyle bir şey yok! Yeminle konuşuyorum, o zamanlar vatandaşlar camide ‘Ya Rabbi, biz ne günah işledik de, bu bela başımıza geldi’ şeklinde dua ediyordu. Vatandaşlar adeta orduyu davet ediyordu. 12 Eylül olmamış olsaydı, memleket darmadağın olurdu. Bunu derken, ‘ihtilal oldu, güzel oldu’ demek istemiyoruz. İhtilalin ilk gününde beni içeri aldılar.”

‘Asıl mağdur benim’

Darbe döneminin gerçek mağdurlarından birinin de kendisi olduğunu dile getiren BTP Genel Başkanı, Başbakan Erdoğan’ın o dönemi anlatırken AKP grubunda yaşadığı duygusal anları değerlendirerek, şöyle konuştu: “Benim arkamdan istihbarat ve jandarma ekipleri gelirdi. Evimden alırdı, taa işyerime kadar… Erkeksen isyan et. İsyan etsen de, ne değişecek? Sanki o günün şartlarında bu eza ve cefayı çeken bunlar, şimdi oturup tiyatro yaparak ağlıyor. Sen o günlerde top peşinde koşuyordun, 30 sene sonra kalktın ağlamaya başladın. Şimdi mi aklın başına geldi?”

Ortalığı karıştıran NATO derin devleti

Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından darbe dönemine ilişkin şu dikkat çekici açıklamayı yaptı: “12 Eylül sonrası can, mal, namus, din ve vicdan emniyeti geldi. Bütün bunlar ondan sonra oldu. Ondan önce ortalığı NATO adına Türkiye’de iş görenler karıştırdı. Bunların görüntüde elbiseleri ‘asker’ elbisesiydi, doğru ama bunlar hakikatte Türk askeri değildi. Türk askeri kılığında NATO derin devletinin adamları ortalığı karıştırdı.”

Anayasa paketi tartışılmadı

Prof. Dr. Baş, bu sözlerinin ardından 12 Eylül’de referanduma sunulacak Anayasa değişiklik paketine de değinerek, şöyle konuştu: “Hükümet kaç gün bu Anayasa paketinin kamuoyu önünde tartışılmasına müsaade etti? Kimden, hangi fikri aldılar? Hangi sivil toplum örgütüyle istişare yaptılar? O gün Türkiye’de bu olayları çıkartan adamlar, askeri kullanmış olabilirler. Ona ‘sen şu şekilde bir Anayasa yapacaksın, bunun hudutları şu olacak’ demiş olabilirler. Bu da doğrudur. Hükümetin yaptığı Anayasa da kamuoyunda tartışılıp hazırlanmadığına göre, okyanus ötesinin esintisiyle yapılmadığını kim iddia edebilir ki?”

AKP hesap vermekten kaçıyor

AKP Hükümetinin yüksek yargıyı şekillendiren bu değişiklikle kendini hesap vermekten kurtarmak istediğini ifade eden Prof. Dr. Baş, bu gündem çerçevesinde fazlaca dikkate alınmayan Danıştay konusuna dikkat çekerek, şöyle konuştu: “Hükümetin yapacağı icraat, yeraltı servetini yani madenleri yabancılara satmak şeklinde olacaktır. Bir daha da bu Türkiye’nin gündemine gelmeyecek. Danıştay vazifesini yapmadı mı, sonuç budur” dedi.

Neden HAYIR?

Mevcut Anayasa paketinde yer alan düzenlemeler kabul edildiğinde Türkiye’ye despotizmin geleceğini vurgulayan Prof. Dr. Baş, ABD’nin dünya ülkelerini nasıl kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiğine işaret ederek, “ABD’nin zaten bir huyu var. Kraliyet rejimine sahip ülkeleri krallıkla yönetmek kolay. Tepeye bir adam koyuyor, onu istediği gibi kullanıyor. Ancak demokratik ülkelerde bu uygulama biraz zor. Şimdi demokratik ülkeleri de fiilen bir kraliyet rejimine çevirme sevdasında bu adamlar! Niye? Bir adam koyacak, ona talimat verecek, halkı da onun dedikleriyle ikna edecek. Böyle olduğunda hem demokratik anlayış hayata geçiyor, hem de onların menfaatleri korunuyor, hem de bu taraf ‘bir eli yağda, bir eli balda’ yaşıyor. Şimdi manzara bu. Binaenaleyh, aklımızı başımıza alıp gerçekten bir Anayasa yapmak istiyorsak, referandumda ‘HAYIR’ diyeceğiz.”

Halkın sorunlarına çözüm getirilmedi

Anayasa değişikliği paketinin halkın hiçbir kesiminin sorununa çözüm getirmediğini dile getiren Prof. Dr. Baş, Başbakan Erdoğan’a seslenerek, “Sayın Başbakan bıraksın ‘evet’ kampanyasını, milletin saadeti ve mutluluğu için bir kampanya başlatsın. Referanduma sunulacak Anayasa paketinde çiftçiye ne veriliyor? Milletin anası, dini ağlıyor. 6’ya mal ediyor, 5’e satıyor. Bütün ürünlerde durum böyle. Bu kesim için ne çözüm getirdin sen? Hayvancılığı mahvettin. Buna ne çözüm getirdin? Orman kesimi ve sanayiciler için ne çözüm ürettin? Söyle bana, biz de ikna olalım ve referandumda ‘evet’ diyelim.”

‘Gerçek Anayasayı biz yapacağız’

Prof. Dr. Haydar Baş, halkın ihtiyacı olan Anayasa değişikliğini kendilerinin yapacağını bildirerek, “Herkesin görüşünün olduğu, herkesin benimsediği bir Anayasa’nın olması lazım. İnşallah, bu Anayasa’yı yapmak da bize nasip olacak. Başta iktidar olmak üzere kimse bundan gocunmasın. Biz ona yanlışlarını hatırlatıyoruz. Yanlış yapma, diyoruz.”

Made in USA bir paket “Hayır” de başından defet …..Madem ki Made in USA bir pakettir, bir ABD yönlendirmesi ve dayatmasıdır acilen ve kesinlikle reddedilmelidir.
Madem ki Made in ABD bir iktidarın teklifidir, doğal müttefiklerinin, stratejik ortaklarının karşılıksız katkıları ile hazırlanmış ve Türk halkına sunulmaktadır, hiç düşünmeden “hayır” mührü basılmalıdır.
Madem ki, sayın başbakanın zaman zaman “nerden nereye” diyerek anlattığı, “sessiz devrim” sözleri ile ima ettiği çepeçevre bir kuşatılmışlığı yaşıyoruz, iktidarın eliyle Anadolu halkının tüm zenginlikleri elinden alınmıştır ve alınmaktadır o halde bu soyguna bir dur demek için kesinlikle “hayır” mührü  basılmalıdır.
Madem ki, 12 Eylül referandumu bir bakıma iktidarın sekiz yıllık icraatlarının da oylanması ve onaylanması anlamına gelmektedir, geride kalan sekiz yıl, gün gün, hafta hafta hatırlanmalı, masaya yatırılıp kocaman bir “hayır “ çekilmelidir.
Sekiz yıl boyunca çıkarılan bütün yasalardan, yapılan tüm düzenlemelerden hiç birinin bu ülkenin menfaatine, bu coğrafyada yaşayan insanların çıkarına olmadığı düşünülerek, araştırıp incelenerek bu teklife okkalı bir “hayır” mührü basılmalıdır.
Sekiz yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin, Müslüman Türk milletinin her masum isteğine, her makul talebine “hayır” dediği dikkate alınarak, söz konusu Anayasa değişikliklerine “hayır” denilmelidir.
Seçim barajının aşağıya çekilmesi önerilerine “hayır” diyen,
Şeker pancarında, fındıkta, çayda, tütünde devam eden kotların kaldırılması önerilerine “hayır” diyen,
Yabancılara vatan toprakları satılmasın tekliflerine “hayır” diyen,
Ecnebi şirketlere özel yasalar çıkarılmasın ikazlarına “hayır” diyen,
Ve daha nice makul tekliflere sürekli “hayır” diyen AKP iktidarının Anayasa değişiklik teklifine, yani 12 Eylül referandumuna elbette ve kesinlikle: Hayır…
TUNALIM..

Bu ‘Yedi Düvel’ Anayasasıdır!

Posted in politika with tags on July 20, 2010 by tunalim

Yarsav Yönetim Kurulu bir açıklama yaptı . Açıklamada, ‘Anayasa değişiklikleri konusunda Anayasa Mahkemesi’nce son derece tartışmalı bir karar verilmiştir.’ dendi. Anayasa Mahkemesi, yargıya ve hukuk devletine yönelik saldırıda sessiz kalmıştı. Anayasa Mahkemesi, ‘yargı üzerinde kurulacak baskı, abluka ve çirkin oyunlarla sonuç almayı hedefleyenleri’ bu kararla, güçlendirmiş, cesaretlendirmişti.’

Bu millet 2 ay sonra Referanduma gidiyor. Referanduma karşı çıkanlara ‘Ey halk bakın halkın egemenliğini istemeyenler var!’ söylemi kullanılıyor. Her türlü imkan ve türlü çeşit düzenekle uyuşturulmuş ve çaresiz bırakılmış bir halka ‘Bak ben seni adam yerine koyuyorum! Sandığa davet ediyorum!’ deniyor..

Halk detaylarını bilemediği bir kargaşanın ve ekranlardaki kargaların sesleri arasında bir halkoylamasına daha gidiyor….

İşte bu, ‘sistemin’ fotoğrafıdır!

Nedir ‘sistem’in derdi: Asya’nın kilidi, Türkiye’yi, batı çıkarlarına göre şekillendirmek. O zaman, ekonomi de, siyaset de, kültür de, savunma da, HUKUK da bu ‘sistem’ çerçevesinde şekillenecek!

Oyunun kuralı bu. Bence bunu bilmek yeterli!

Batıda eller havada!

Şimdi önümüzde referandum var!

Acaba kim neyi oylayacağından haberdar?

Neyi oyladığımızı en ince detayına kadar bilenler var: Onlar, Batılı uzmanlar!

Bakın şimdiden ellerini oğuşturup bizi alkışlıyorlar!

Merkel’den AB konseyi yetkililerine , ABD’nin derin devlet sözcülerine kadar herkesin elleri havada…

Financial Times’dan Delphin Strauss, ‘Geri kalan anayasa değişiklikleri de yavaş yavaş gündeme gelecek…’ diyor. Muhtemelen bunun için halkın ‘umudunun’ arttığı yeni bir hükümet beklenecek. Geçmişte böyle olmuştu. ‘Altın vuruş’ için politik psikoloji çalışmaları devreye girecek.

Tüm toplantılarda verdiğim bir şablon vardır: Şimdi onu sizinle de paylaşayım.:

Gittiğim 82 ülkenin büyük bir çoğunluğunda hep aynı şablon uygulanmıştı:

Önce başa, Batının besleyip yetiştirdiği ‘seçilmiş’ kişiler getiriliyordu. Sonra onlara ANAYASAL değişikler için emirler veriliyordu. (Önce Yugoslavya ardından Bosna ve diğer balkan ülkeleri harika örneklerdir)

Kıskaca alınmış politikacı, emir çerçevesinde, bir gecede 15er 25er yasa değiştirip/cıkartıp, kendi ülkesini batı çıkarları doğrultusunda, soydurup soğana çeviriyordu. Bu arada cebi inanılmaz oranda doluyordu.. Dünya sıralamalarında ilk ona giriyordu.

ÖZELLEŞTİRME kurallara bağlanıyor, halkın nesi var, nesi yoksa çokuluslu şirketlerin oluyordu. Eşzamanlı olarak medya tümüyle bir uyuşturma makinesine çevriliyor, ÖZEL TV’ler bunu en mükemmel biçimde gerçekleştiriyordu.

Psikolojik savaş makineleri önce yavaş sonra hızlanarak ülkeyi etnik ve dini temelde bölmek için bu medyayı kullanıyordu.. Ardından iç savaş çıkıyor ve Birleşmiş Milletler askerleri –aynı Amerikalı general Odierno’nun dediği gibi– tarafları yatıştırmaya geliyordu. BM askerleri, geldikleri petrol gaz bölgelerine, el koyup, o coğrafyada ‘kukla devletçikler yaratıyorlardı.

Böl ve Yut kitabımda bunun onlarca örneğini okuyabilirsiniz.

Anayasa değişiklikleri, referandumlar, bu genel şemanın detaylarındadır, …

Bizi bu detaylarda boğarlar! Halk anlayamadığı bir dizi kelime arasında kaybolur. Parti kapatma yasası, HSYK, Anayasa Mahkemesi üyeleri sayısı.. Sokaktaki adamın ilgi alanı dışındadır…İşsizdir, açtır, hastadır, sadece 1 oyu vardır.

Bu arada yargı biter, Anayasa mahkemesi silikleşir, iktidarlar büyür, dokunulmazlık artar, Washington ve Brüksel’den vesayetli seçilmişler, sömürge valilik görevlerinde adım adım ilerlerler.. Taltif edilirler ya da sokağın nabzı aşırı yükselirse, patronları tarafından, yeni bir ‘umut hükümetle’ yer değiştirilerek ‘nadasa çekilirler’.

Bu ‘Yedi Düvel’
Anayasasıdır!

Hatırlayın, kim Anayasa değişikliği paketini gündeme oturttu?. İktidar elbet diyeceksiniz. Sadece o mu?

Avrupa ve Amerika’nın politik çeteleri yıllardır, ‘Türkiye’nin artık Türkiye olmayacağı bir Anayasa’ istiyor…

İlk tartışmalar başladığında Profesör Ergun Özbudun adı ortaya çıkıyor..

Prof Özbudun, hazırladığı Anayasa taslağında, ‘devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü korumanın, Türk ulusunun bağımsızlığını korumanın, devletin amaç ve görevleri arasından çıkarılması’ teklifini getiriyor.

‘…Ulus devletten şehir devletçiklerine, eyalet sistemine geçişin önünde hiçbir anayasal engel kalmamalı’, ‘Türk Yurttaşlığı Kavramı kalkmalı!’ diyor.

Kimdir Prof Özbudun?

Prof. Özbudun ve ekibindeki birçok kişi, Amerikan derin devletinin kuruluşlarıyla bağlantılılar. International Republican Institute (IRI), National Endowment for Democracy (NED)ve National Democratic Institute (NDI) ve dünyaya yön veren Huntington ve Brzezinski’lerin yakınındaydılar.

Türkiye’ye Anayasa taslağı hazırlayanlar ’Avrupa Konseyi Demokrasi Komisyonu’ ile de içli dışlıydılar. Demekki onlar fasaddılar. Arkalarında dağ gibi bir küresel güç var!

O, dağ gibi güç uzun zamandır Türkiye’ye ‘ANAYASA DEĞİŞMELİ!’ mesajını dayatmıştı. Şimdilik istenen Anayasal değişim tam olarak gerçekleştirilememiştir. Arslan Bulut’un dediği gibi, ‘rejim fiilen değiştirilmiştir’ ama kılıf yavaş yavaş geçirilecektir..

Amerikalı Türkiye ‘uzmanı’, Henri Barkey, Eylül 2009’da BBC’ye verdiği demeçte, ‘Sayın Özbudun’un dediği gibi, 1982 yasasının derhal değişmesi lazım!’ demiştir.. ‘Hükümet, Kürt kelimesini kullanmayarak, süreci “Demokratik Açılım” olarak tanımlıyor. Bu uygundur. Ama ‘Demokratik açılım’, bu Anayasa değişmeden yapılamaz’ diye eklemiştir.

Demekki Anayasal değişikliklerin en önemli yanı şu malum ‘Kürt meselesi’dir.

8 Temmuz 2010’da AB Komisyonu sözcülerinden Espuny de, ‘Türkiye, ‘AB yolunda ilerlemek için, 12 Eylüldeki referandumda anayasa değişiklik paketini kabul etmelidir!’ buyurabilmiştir.

Ana hedef bellidir. Türkiye soğuk suya atılacak kurbağadır. Altına ateş yakılacak su ağır ağır ısınacak, kurbağa rehavet içinde öbür dünyayı boylayacak… Güneydoğu tüm zenginliğiyle küresel çetenin elinde oynattığı bir yönetimin olacak!

Zaman daralmaktadır!

Böylesi devasa bir plan karşısında, Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti, zaman zaman esip gürlemeler dışında ‘AB’nin yolunda’, ‘Batının ekseninde’ olduklarını her platformda beyan ediyorlar.

Göçen bir iktidar, biryerlere süpürülmemek için verilen görevleri can havliyle yapmaya çalışıyor. Peki, Anayasa teklifine ‘hayır’ diyenler, iktidara gelirlerse/ geldiklerinde ‘AB /ABD yolunda’ dayatılan Anayasayı nasıl geri çevirecekler? Referandumdan ‘HAYIR’ çıktığı zaman, ‘Batı yolunda’ kalarak, nasıl batıya karşı gelecekler?

Batının dayatmaları 100 yıldır aynı. ‘Bir Kürdistan kurulmalı. Petrol coğrafyasına oturtulmalı! Türkiye fazla büyük, parçalanmalı! Bu coğrafyada Türk kalmamalı!’

‘Bu topraklarda yaşayanların hepsi Ermeni, Kürt, Çerkez, Pontus, Süryani Alevi .. olduğunu anlamalı!’

Artık zaman sıkıştı! Herkesin safı belli..

Anayasa dayatması, turnosol kağıdıdır! Ve iktidarın söylediği gibi 10 genel seçime bedeldir!

Ey ahali duyduk duymadık , okuduk anlamadık demeyin! Görevimiz duymak, anlamaktır, anlatmaktır.

Ona göre 12 Eylül’de tavrımızı almaktır.

Ve ondan sonrasına da iyi hazırlanmaktır…..

Banu AVAR, 10 Temmuz 2010

http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=50

TUNALIM…

BRÜKSEL’DEN ŞEFAAT UMANLAR “EVET” DESİNLER

Posted in politika with tags on July 16, 2010 by tunalim

Ey ahali!
Duyduk duymadık demeyin, duyanlar duymayanlara çok acele haber versinler, AB sözcüsü ferman edip demiş ki; “Türk halkı “evet” desin.
Biz de diyoruz ki, AB’cilerin kıblesi olan Brüksel’den şefaat umanlar “evet” desinler.
Vatanın,milletin ve devletin ali menfaatlerini Brüksel’in arzu ve istekleri ile aynı görenler “evet” desinler.
Kendi öz benliğini unutmuş, köklerinden kopmuş, deli rüzgarlar önünde kurumuş otlar gibi savrulduğu halde AB sözcüsünün “evet” deyin küstahlığını bir emir kabul edenler ve ferman bilenler “evet” desinler.
12 Eylül 2010 günü yapılacak olan referandumda “evet” diyecek olanlar nelere evet demiş olacaklar?
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık talana,
Sekiz yıla sığdırılan seksek yıllık yalana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık sinsi plana,
Sekiz yıla sığdırılan seksen yıllık yalan–dolana,
“evet” demiş olacaklar.
AB sözcüsünün; “Türk halkı, 12 Eylül’de Anayasa değişikliğine “evet” demelidir” önerisine uyarak “evet” diyecek olanlar ve “evet” çığırtkanlığı yapacak olanlar, AB’nin bu güne kadar bize yaptıklarına bir sünger çekilmesine “evet” demiş olacaklar.
AB fonlarından fonlananlar “evet” desinler.
Haçlı dünyasından emir alanlar “evet” desinler.
Küresel aktörlerin “uygundur” diye imza attıkları değişikliklerde huzur bulanlar “evet” desinler.
Ecnebilerin menfaati ve keyfi için davul–zurna çalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin emrinde olduğu defalarca tescillenmiş olan bir iktidarın her çağrısına balıklama dalanlar “evet” desinler.
Küresel güçlerin coğrafyamız ve milletimiz üzerindeki sinsi hesaplarını, ihanet planlarını milletimize hazmettirmede başından beri son sürat çalışan falanlar ve de filanlar “evet” desinler.
Okyanus ötelerinde onların ocaklarının başında oturup onlarla ağlayıp onlarla gülenler “evet” desinler.
Okyanus ötesi güçlerle el ele, kol kola vererek Irak’ı Afganistan’ı kan gölü kılanlar söz konusu değişikliklere “evet” desinler.
Hep çan sesi ile hareket ettikleri için bu coğrafyada yaşadıkları halde bu coğrafyada kardeşliği,birliği,dirliği, barışı ve huzuru sağlama hususunda yaya kalanlar “evet” desinler.
Küresel tefecileri bütün aç gözlülükleri ile bu ülkenin çayırına–bayırına, tarlasına–tohumuna, ormanına madenine destursuz salanlar, bu işleri daha da artıracak olan değişikliklere “evet” desinler.
Brüksel’den şefaat umanlar buyursunlar “evet” desinler.
A.Karaca-TUNALIM…

‘TÜRK’ DEMEK ‘İSLAM’ DEMEKTİR

Posted in politika, İnanç kültürümüz with tags , on July 7, 2010 by tunalim

    
 
Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, “Türk kimliği bir manada ümmet birliğinin formülize edilmiş adıdır. Bundan dolayı Batı dünyasında Türk dediğiniz zaman hatıra İslam gelir, İslam dediğiniz zaman hatıra Türk gelir” dedi Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Türkiye’nin milli ve dini bütünlüğünü parçalamaya yönelik faaliyetleri değerlendirdi. Prof. Dr. Haydar Baş “dinlerarası diyalog ve benzeri projelerle Türk– İslam mozaiğini parçalamak istiyorlar” dedi ve Türk kimliğinin nasıl oluştuğunu anlattı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü hatırlatan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, Batı dünyasında Türk ve Müslüman kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığını söyledi. Konuşmasında Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak her biri aynı hak ve yükümlülüklere sahip olan etnik gruplara açılım adı altında imtiyazlar verilmek istendiğini belirten Prof. Dr. Baş, son derece dikkat çekici açıklamalar yaptı. Gayrimüslimler Türk olmak istedi “Anadolu’nun Türklerin eline geçmesiyle bu coğrafyada yaşayan gayrimüslimler Türk– İslam medeniyetine hayran kalarak Müslümanlığı seçti” diyen Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Her düştükleri yerde Türkleri kendi yanlarında buldular. Tamamen ihtiyaçlarını Türklerin karşıladığını gördüler. Sosyal dayanışma ve de ahlaki kuralların dört dörtlük yaşandığı bu topluluğa işte Anadolu coğrafyasında yaşayan etnik gruplar gıpta ettiler ve biz de keşke bunlar gibi olabilsek, dediler. Ardından da Müslüman oldular. Tabi Müslüman olduktan sonra da kendi isimlerine Türk adını verdiler. Biz de bunlar gibi Türk olacağız, dediler.” Türk Milleti kavramı medeniyeti temsil eder Prof. Dr. Haydar Baş, Türk Milleti kavramının etnik kökenden ziyade ortak bir medeniyeti temsil ettiğini ifade etti. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Hangi millete gidip bakarsanız bakın onlar da ağır basan yön etnik taraftır. Ama Türk milletine baktığınız zaman onlarda ağır basan yön kültür beraberliği, siyaset, maneviyat ve din beraberliğidir. İşte bizim izah etmeye çalıştığımız Türk dediğimiz zaman sadece kafatasına ve göz yapısına bakarak, kanına bakarak, etine bakarak anlatılan bir Türk kimliği değil, bütün bu mozaiği meydana getiren o kültür birliğinin, o maneviyat ve siyaset birliğinin şemsiyesi altında toplanan isimdir, yani Türk ismidir.” Türk deyince İslam akla gelmektedir Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü hatırlatan BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, Batı dünyasında Türk ve Müslüman kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığına şöyle dikkat çekti: “Atatürk, ne mutlu Türk doğdum diyene, demiyor. Türk’üm diyene, diyor. Yani ne olursan ol bu sözü söyledin mi o dini yaşıyorsun, o maneviyatı yaşıyorsun, o tarihi, kültürü ve siyaseti yaşıyorsun. Bu şekilde bir medeniyet oluşturuyorsun. Geçmişte bunun adı bir manada da ümmetti. Ümmet birliğinin bir noktada formülize edilmiş adıdır, Türk kimliği… O bakımdan batı dünyasına gittiğinizde İslam’la yani ümmetle Türk kelimesi eş anlamlıdır. Türk dediğiniz zaman hatıra İslam, Müslümanlık ve İslam ümmeti gelir, İslam dediğiniz zaman hatıra Türk gelir.” Hedef Türk–İslam mozaiğini parçalamak BTP Genel Başkanı açıklamalarına dinlerarası diyalog ve benzeri projelerle Türk – İslam mozaiğini parçalamak istiyorlar” sözleriyle devam etti. Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Uzun zamandan beri bu mozaiği parçalamak isteyen batı, savaşlar düzenlemiş Türk milletinin üzerine gelmiş ama buna muvaffak olamamıştır. Neticede yaptığı bir takım faaliyetlerle birlikte onu meydana getiren grupları evvelden yaşadıkları dinlerine, medeniyetlerine, kültürlerine ve siyasetlerine taşıyarak –biz onun için dinlerarası diyalog ve medeniyetler ittifakına karşıyız– bu mozaiği darmadağın etme projesidir.” Türkiye bölünme sürecine sokuluyor Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak her biri aynı hak ve yükümlülüklere sahip olan etnik gruplara açılım adı altında yeni imtiyazlar verilmek istendiğini belirten Prof. Dr. Haydar Baş şu kritik uyarıyı yaptı: “Etnik gruplara hak verme adı altında parçalanma yoluna girmişlerdir. O takdirde bu bütünlük dağıldığı zaman Anadolu coğrafyasında istiklal peşinde koşacak olan bir sürü insan topluluğu ortaya çıkacaktır. Bu durumda kabul etseniz de etmeseniz de Türkiye bölünme sürecine girecektir. Ve benim kanaati şahsiyem batı dünyasının da Obama’nın da Türkiye’nin nimetlerinden istifade edebilmeleri için bekledikleri netice de budur.”

.TUNALIM…

CHP VE SAADET’TEN AÇIK İNTİHAL

Posted in ekonomi with tags on July 6, 2010 by tunalim

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nde yer alan ‘Vatandaşlık Maaşı’ projesi Saadet Partisi ve CHP tarafından açık açık intihal edildi yani kaynak gösterilmeden alındı.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) 7 ayrı kongre ile dünyaya ilan ettiği Milli Ekonomi Modeli ile dikkat çekiyor. Farklı yönleriyle dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan modeldeki projeler arasında yer alan Vatandaşlık Maaşı, son dönemde Türkiye’de de siyasi partiler arasında revaç buldu. Birçok siyasi parti BTP’nin 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde notere tasdik ettirerek kamuoyuna duyurduğu Vatandaşlık Maaşını farklı isimlerle de olsa gündemine aldı. Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, bir konuşmasında ‘Yoksul olan her vatandaşımıza yoksulluğunu giderecek vatandaşlık maaşı vereceğiz’ diyerek Prof. Dr. Baş’ın projesini birebir intihal ederken, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da bu hafta partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, iktidar olduklarında Aile Sigortası Kurumu oluşturarak, buradan belli gelirin altındaki ailelere maaş vereceklerini söyledi.

Siyaset dürüstlük ister

Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasına BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’tan cevap geldi. Siyasetin ciddi ölçüde dürüstlük gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Baş, şunları söyledi: “İlim dünyasında siz bir şeyi bir eserden aldığınızda, bunun sahibini belirterek kendi kitabınıza yazarsınız. 12 yıldan bu yana siz CHP’de siyaset yapacaksınız, bu konuda bir tek kelime söylemeyeceksiniz, Genel Başkan olduktan sonra Haydar Hoca’nın projelerini dile getirmeye başlayacaksınız, üstelik de kaynak göstermeyeceksiniz. Yanlış olan budur.”

CHP vatandaşlık maaşı veremez

Kılıçdaroğlu’nun projenin kaynağını açıklamasının ilmi ve siyasi dürüstlüğün bir gereği olduğunun altını çizen Prof. Dr. Baş, şöyle konuştu: “Kılıçdaroğlu bu projeyi hayata geçiremez. Niye geçiremez? Çünkü şu anda ona esen rüzgâr halkı ayağa kaldırmak için Batılı bir rüzgâr. Onu aldılar, bir noktaya taşıdılar. Milli bir ekonomi ortaya koyması lazım. Milli bir ekonomi ortaya koyduğu zaman da; ABD, AB, IMF gibi ona yol veren devlet ve kuruluşlar, ‘biz seni bunun için mi buraya getirdik’ diyerek, ipini çekip alaşağı edecekler. Bunu söyleyebilmesi için evvela bir insanın ‘milli bir modeli’ olması lazım. Kılıçdaroğlu’nda böyle bir model yok. Bu model benim modelim. Beni kabul ederek, bu modeli izah etmesi lazım. Zaten inkâr etmesi mümkün değil, çünkü dünya literatürüne geçmiş bir sistem bu. CHP bu modeli kabul ettiği zaman, CHP olmaktan çıkar Bağımsız Türkiye Partisi’ne dönüşür.”

ABD vatan arayışında

Son dış gelişmeleri de değerlendiren BTP Genel Başkanı, ABD’nin Ortadoğu’daki hedefleri konusunda dikkat çekici açıklamalarda bulundu. Prof. Dr. Baş, belli bir süre sonra iklim değişikliğinden dolayı kendi coğrafyalarında yaşam alanları kısıtlanacak olan Batının bölgemizde vatan aradığına işaret ederek, şunları söyledi: “ABD ile Avrupa’nın kıyı bölgelerini suların basacağı iddia ediliyor. Bu sebepten ötürü Batılılar kendilerine vatan arama durumundadırlar. ABD’nin Afganistan ile Irak’a geliş nedeni budur. Ondan sonra da bizim bölgemiz olan tarihi Mezopotamya gelmektedir. Kabul etsek de etmesek de bu insanların gözü bu bölgededir. Biz şimdi kafamızı kuma gömüp, onunla müttefik bir hayat sürmeye devam edersek; eninde sonunda seni de sokacaktır.”

Afgan halkı işgale karşı birleşti

Prof. Dr. Baş, bu genel analizin ardından Afganistan ve Irak ile ilgili özel açıklamalarda bulundu. ABD’nin Irak’ta Afganistan kadar zorlanmadığına işaret eden Prof. Dr. Baş, “İşgalciler Afganistan’da halkı o kadar tahrip edemedi. Halkın manevi duyarlılığı ve milli bilinci yerinde kaldı. Afgan halkı bu unsurlarla birbirine bağlandı, sıkı bir birlik oluşturdu. Irak’ta ise böyle olmadı. Etnik grupları birbirinden ayırma propagandası ile dinlerarası diyalog tezgâhı orada önceden tezgâhlandı. Mezhep mensupları ile etnik grupları birbirinden rahatlıkla ayırma imkânı elde ettiler. Buna rağmen, Saddam bunları birleştirecek bir yapı ortaya koyamadı.”

Türkiye de potada

Prof. Dr. Baş, sözü Irak ve Afganistan’dan Türkiye’ye getirerek çok önemli tespitlerde bulundu: “Yarınki kaderimiz Irak ve Afganistan’ın yaşadığı kaderden farklı olmayacaktır. Bundan bizi kurtaracak olan milli direncimiz etnik grupların birbirine bağlılığı olacaktır. Sen şimdi etnik grupları birbirinden ayıracak imtiyaz yasalarını ortaya koyacaksın, ‘ondan sonra da buraya ABD ya da Avrupa ülkeleri girmesin’ diyeceksin. Bunların hepsi lafı güzaftır. Bunun için Türkiye’nin ve Türk milletinin ve siyasi iradesinin aklını başına alıp çok iyi düşünmesi ve ona göre bir yol tanzim edip bu milli beraberliği devam ettirmesi, ecnebilerin kendilerine telkin ettiği düşüncelerden ve davranışlardan vazgeçmesi lazımdır.” TUNALIM…

İSRAİL’İN UYGULADIĞI KATLİAMLAR

Posted in Filistin with tags on July 5, 2010 by tunalim

 1800’lü yılların sonlarında Yahudiler bağımsız bir devlet kurma arayışı içerisine girdiler. Bu amaçla Siyonist hareketleri başlatıldı ve bunun başına da Theodor Hezl geçti. Amacı İngiltere’nin desteğini alıp Kutsal topraklarda (Filistin’de) 3–4 milyon Yahudi’nin yaşayabileceği bağımsız bir Yahudi devleti kurmaktı. 1870 yılından itibaren toprak satın alarak tarımsal yerleşme hareketlerine başladılar. Bu onlar için bağımsız devletin bir başlangıç aşamasıydı. Devrin Osmanlı sultanı 2. Abdülhamit ile görüşerek orada Aristokratik bir Cumhuriyet kurmak istediğini bildirdi fakat Sultan bu isteği kesinlikle kabul etmedi.Birinci dünya Savaşı sonunda İngiltere Orta Doğu bölgesinde kendine bir destek ülke arayışı içine girdi fakat o bölgede kendine destek veren bir ülke yoktu. Bu nedenle orada bir Yahudi devletinin bulunması kendi çıkarları için oldukça iyi bir fikirdi. 1920 yılında Birleşmiş Milletler tarafından Filistin topraklarında İngiliz mandası tanınmış oldu.

Sonraki yıllarda Nazi Almanyası tarafından Yahudi milletine karşı bir soykırım hareketi başlayınca Yahudiler Filistin topraklarına göç etmeye başladılar. Fakat Araplar bu göç hareketine direnince göç durduruldu. Yine de gizli göçler devam etti. En sonunda 1947 yılında Birleşmiş Milletler Filistin’de biri Yahudi diğeri Arap devleti olmak üzere iki devlet arasında paylaşım planı ortaya attı. Araplar bu çözümle tatmin olamayınca iç savaş başladı.

israel

Asagida yer verdigimiz katliamlara iyi bakin bunlar ilk degildi ve sonda olmayacak.
II. Dünya Savaşı’nın ABD ve müttefiklerin zaferiyle bitmesiyle Filistin sorunu BM’ye taşındı. Kasım 1947′de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti ve İsrail-Filistin Savaşı başladı. 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girdiler. Kuruluşu bu kadar netameli bir devlet olan İsrail, ilk kez Türklere saldırdı ancak tarihinde birçok katliam var. Yıl 1946. İsrail örgütü Irgun’un 22 Temmuz tarihinde Kral Davud Oteli’ne düzenlediği saldırıda, aralarında İngilizler, Araplar ve Yahudilerin bulunduğu 96 kişi hayatını kaybetti. Aynı örgütün 1948 yılında Deir Yasin Köyü’ndeki katliamında ise 254 Filistinli can verdi. İsrail ordusu 29 Ekim 1948′de Safsaf köyüne girdiğinde bilanço 70 ölüydü. Aynı gün El-Halil’deki Davayima Köyü’nde ise aralarında kadın ve çocuklarında bulunduğu 80 Filistinli öldürüldü.Batı Şeria’daki Kibya Köyü’ne 1953 yılında baskın yapıldı. 67 kişinin yaşamını yitirdiği baskının lideri Ariel Şaron’du. Mısır’ı işgal etmeye hazırlanan İsrail ordusu, Kufr Kasem isimli köyde katliam yaptı. 1956′daki saldırıda ölen 49 kişinin arasında kadınlar ve çocuklar da vardı.israel

Yıl yine 1956. Samu köyüne giren İsrail askerleri 18 Filistinli’yi vurdu, köy yerle bir oldu. 1968 yılında ise İsrail uçakları 15’ten fazla Filistin köyüne havadan napalm bombası yağdırdı. Resmi rakamlarla 56 kişi feci şekilde can verdi. İrbid şehrindeki bombardımında ise ölü sayısı 30′du. 12 Şubat 1970 tarihinde Mısır sınırında bir fabrikayı İsrail uçakları vurdu, 70 işçi hayatını kaybetti. Mavi Marmara gemisine dün düzenlenen saldırının bir benzeri 1967 yılında yaşanmıştı. İsrail ve Araplar arasındaki 6 Gün Savaşları sürerken, tarafsızlığını ilan eden ABD bölgeyi izlemek için USS Liberty gemisini Doğu Akdeniz’e gönderdi. Hafif silahlarla donatılan ABD gemisinin içinde askerler ve siviller vardı, gemide rahatlıkla görülebilecek büyük bir bayrak da vardı. İsrail savaş uçaklarının öğle saatlerinde saldırısı başladı, makineli tüfek ve roketle başlayan saldırı napalm bombasıyla sürdü. Gemide en yetkili isimlerin de olduğu askeri ve sivil mürettabat öldürüldü. ABD askerleri uçak gemisinden yardım istedi, iki F-4 nükleer silahlarla havalandı. Ancak uçakların kalkış haberi Pentagon’a ulaştığında Savunma Bakanı McNamara küplere bindi ve derhal uçakların geri dönmesi emrini verdi. USS Liberty, 2,5 saat boyunca İsrail saldırısı altında kaldı. Ölü sayısı 34, yaralı sayısı 177′ydi. İsrail saldırının bir kaza olduğunu açıkladı! Aradan geçen 43 yıla rağmen onca ABD Başkanı bu saldırının hesabını soramadı. srail hava kuvvetleri, 19 Şubat 1973′te Libya Havayolları’na ait bir uçağı düşürdü. 107 yolcu ve mürettabat ne olduğunu anlayamadan can verdi. Yine İsrail uçakları 1970 yılında Mısır’daki Sha’a eyaletinde bir okulu bombaladı, 46 çocuk öldü. 1971′de Suriye’deki bombardımanda ise en az 200 kişi yaşamını yitirdi. 1982′de İsrail, daha sonra birçok kez yapacağı gibi Lübnan’a girdi ve Ariel Şaron’un komutanlığında Hristiyan Falanjistler tarihin en büyük katliamlarından birini yaptı. Sabra ve Şatilla’da katledilen 991kişiden yalnızca 328′inin kimliği tespit edilebildi. 15-16 Eylül tarihindeki katliamın etkileri uzun süre unutulmadı, olaydan 26 yıl sonra saldırı filmlere konu oldu. Beyrut’ta 1 yıl önce düzenlenen hava saldırısında da 300 kişi yaşamını yitirmişti. Sabra ve Şatilla’nın etkileri henüz silinmemişken İsrail askerleri 1990 yılında Kudüs’te yeni bir katliama imza attı. Mescid-i Aksa kavgasına tutuşan Yahudiler ve Filistinliler arasında çıkan olaylarda İsrail ordusu Filistinlilere ateş açtı, 30 Filistinli hayatını kaybetti.İsrailWest Bank’ta 242 İsrail yerleşim şehri, Golan Heights bölgesinde 42 İsrail işgal bölgesi ve Doğu Kudüs’te 29 bölge vardır.

Yıl 1996. Lübnan’daki Kana mülteci kampına düzenlenen kanlı saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 kişi can verdi. Tarihin en büyük katliamlarından birini İsrail 2002 yılında Cenin’de işledi. Cenin’deki mülteci kampına zırhlı birliklerle saldıran İsrail ordusu, 1300 sivili katletti. 2006′da İsrail yine bir sürpriz yaptı, tam bir ay Lübnan’ı bombaladı. Savaşta binlerce sivil öldü, Beyrut tanınmaz hale geldi. Ve tarihler 31 Mayıs 2010′u gösterirken İsrail Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine havadan helikopterlerle indirme yaptı. İsrail askerleri silah kullandı, barış gönüllüsü en az 9 kişi hayatını kaybetti. Saldırı karşısında sadece Türkiye değil dünya şoke oldu. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan halkının çoğunluğu Müslüman olan ilk ülke oluyordu. İki ülkenin arasındaki sıkı ilişkilerde 1999 yılında Öcalan’ın Kenya’da yakalanmasında MOSSAD’ın rolüne vurgu yapıldı. 2007′de Türkiye’ye gelen İsrail lideri Şimon Perez TBMM’de bir konuşma yaptı. İsrail’in Gazze’ye girmesi ve 1300 sivilin ölmesiyle iki ülke arasında soğuk rüzgarlar esmeye başladı. Ve 30 Ocak 2009′da ünlü Davos krizi patlak verdi. Başbakan Erdoğan’ın “One minute” çıkışı iki ülke arasında görülmemiş bir gerilim yaşanmasına neden oldu. Son iki yılda İsrail’in Anadolu Kartalı tatbikatından çıkarılması, TRT 1′deki Ayrılık dizisi, “alçak koltuk” kriziyle kopma noktasına gelen aradaki bağlantı, son baskınla koptu.
TUNALİM…

İsrailli Yöneticilerin Yargılanması için imza katılımı

Posted in Filistin with tags , on July 2, 2010 by tunalim
filistin_6 filistin_7 filistin_8

International petition to the UN General Assembly to set up a special international penal court to try Israeli war crimes, notably in the Gaza Strip :
publié le Thursday 19 February 2009

AFPS

Because it was in our name that in 1945 the United Nations charter was signed…

Because it was in our name that in 1947 the Partition plan for Palestine was approved by the UN General Assembly…

Because it was in our name that in 1949 the Geneva Conventions were signed…

Because not a single UN resolution on Palestine, also adopted in our name, has been implemented by the state of Israel ; and because the latter has, since its foundation, constantly violated the UN principles and the international conventions, in complete impunity and with growing cynicism, We, citizens of the world, have the duty today to remind the international community of its obligations !

We solemnly request

that the UN General Assembly make use of its power to create subsidiary bodies in order to set up an ad-hoc penal court (as was done for the former Yugoslavia and for Rwanda by the Security Council) and try the crimes committed in Palestine.

As of today we demand :

 The end of all and any exaction against the Palestinian people and an international protection of the latter

 The full and complete lifting of the siege on the Gaza Strip

 The mandatory implementation of all UN resolutions on Palestine and the prescription of international law, under the constraint of international sanctions if need be. Israel is a state like any other, with the same rights and the same duties.

We request specifically that any accord of cooperation with Israel be suspended until that state respects the UN resolutions.

To sign, click here : http://www.france-palestine.org/art…

Selam Arkadaşlar!

İnternette okuduğum bir mesajı iletiyorum..Verilen adresi tıklıyorsunuz.Açılan sayfanın alt bölümündeki yere;
AFPS, 9 février 2009, 22 septembre 2009 et 8 janvier 2010
Identifiants personnels Nom, prénom, ville, pays (Surname, Name, City, Country) İsim,soyad,şehir,adres,ülke

Votre adresse email mail adresiniz,

Veuillez laisser ce champ vide:

‘Valider’ üzerine tiklıyorsunuz.Sayfanın Türkçe metni aşağıdaki gibidir.

Uluslararası imza kampanyası Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’ne hitaben, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği savaş suçlarını yargılamak üzere bir defaya mahsus uluslararası bir ceza mahkemesi oluşturmasını talep eden bir imza kampanyası
publié le Pazartesi 9 Şubat 2009

AFPS

Çünkü 1945’de Birleşmiş Milletler Yasası bizim adımıza imzalandı…

Çünkü Filistin’in paylaşım planı bizim adımıza BM Genel Meclisi tarafından 1947’de onaylandı…

Çünkü 1949’da, Cenevre Sözleşmeleri imzalandı…

Çünkü Filistin’le ilişkili hiç bir BM kararı – ki onlar da bizim adımıza kabul edilmişti – İsrail Devleti tarafından uygulanmadı. İsrail Devleti, kuruluşundan bu yana, sürekli olarak, cezaya maruz kalmaksızın ve her geçen gün daha umarsızca, BM ilkelerini ve uluslararası sözleşmeleri ihlal etmekte.
Biz, dünya vatandaşları olarak bugün, uluslararası topluluğa ödevlerini hatırlatma zorunluluğu içindeyiz!

Güçlü bir şekilde beklentimiz, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, İsrail tarafından Filistin’de gerçekleştirilen savaş suçlarını yargılamak üzere, bir defaya mahsus ceza mahkemeleri için destekleyici yapılar oluşturma gücünü kullansın (Eski Yugoslavya ve Ruanda için Güvenlik Konseyi’nce kurulan iki mahkeme örneğinde olduğu gibi.)

Acil olarak, taleplerimiz, Filistin Halkına yönelik tüm kötü muamelenin durdurulması ve bunun uluslararası koruma altına alınması; Gazze Şeridi’ni çevreleyen tüm blokların kaldırılması; Filistin’e ilişkin tüm BM kararlarının ve uluslararası hukukun – gerekirse uluslararası diplomatik, ekonomik ve hukuki yaptırım baskısı altında – zorunlu uygulaması. İsrail ancak diğerleri kadar bir devlettir ve aynı haklara sahip ve zorunluluklara tabidir.

Özelikle de, BM kararlarını uygulamadığı sürece, İsrail Devleti ile her türlü işbirliği anlaşmasının askıya alınmasını talep ediyoruz.

Imza için buraya tıklayın: http://www.france-palestine.org/article11097.html

http://www.france-palestine.org/article11097.html
Crimes de guerre à Gaza ; la pétition internationale remise aux Nations unies – Appels
www.france-palestine.org
Site de l’Association France Palestine Solidarité (AFPS) qui milite pour la reconnaissance et l’application du droit imprescriptible du Peuple Palestinien á disposer d’un Etat dans les frontières d’avant 1967, et á décider librement de son avenir.
_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

ABD’DEN PKK YA SİLAH !…

Posted in politika with tags on June 26, 2010 by tunalim

ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey “terör örgütü PKK’nın Türkiye ile ABD’nin ortak düşmanı olduğunu” söyledi.
Biz de inandık tabi!
ABD’nin PKK’ya verdiği desteğin ve gösterdiği hamiliğin boyutlarını bir çok defa köşemize taşıdık.
Bunların en önemlisi ABD’nin PKK’ya silah verdiği yönündeki iddialardır.
Örnek mi?
Mayıs 1994’te KKTC’de Magosa Limanı’nda PKK’ya silah sevkıyatı yaparken yakalanan ANNA isimli geminin, Litvanya Klaipeda Limanı’ndan yüklediği Kalaşnikof marka silahları “ABD Savunma Bakanlığı’ndan” alınan yükleme belgesiyle yüklediği orta çıktı.
Türk Dışişleri Bakanlığı bu olayın üzerinde hiç durmadı. ABD Savunma Bakanlığı’na ait yükleme belgelerinin PKK’ya silah sevkıyatı yapan bir gemide ne aradığı hiç sorgulanmadı. Tam tersine PKK silahları Amerikan Savunma Bakanlığı taşıma belgesi ile Litvanya bandıralı bir gemiden çıkarken biz hala “stratejik müttefik” edebiyatı ile meşguldük.
PKK’nın elindeki Amerikan menşeili silahlara dair her geçen gün değişik bilgiler elde ediliyordu.
Hakkari’nin Yüksekova İlçesi dağlarında yüzlerce komandonun katılımıyla gerçekleştirilen operasyonlarda, PKK’lı teröristlerin sığınak olarak kullandığı bir mağarada Amerikan yapımı M-16 otomatik tüfek ile C-4 patlayıcı bulundu.(Zaman, 13 Mayıs,1994)
PKK’lı teröristlerin elinden ABD menşeili silahların çıkması üzerine Pentagon sözcüsü Geofff Morrel, “PKK’ya silah sağlamanın ABD’nin politikası olmadığını savundu.” (Vatan,30 Ağustos 2007)
ABD’nin bu savunması elbette son derece doğaldır. Roketatarlardan uzun menzilli makineli silahlara kadar onlarca değişik silahın Pentagon patentli olduğunu kabul etmek elbette ABD’den beklenebilecek bir davranış değil.
Basında PKK’nın elinde ABD menşeili silahlar olduğuna dair pekçok haber çıkarken duyarlı bir devlet kuşkusuz ki bunların gerçek olup olmadığını sonuna kadar araştırır ve gerekeni yapar.
Bu silahlar nasıl PKK’nın eline geçiyor?
Demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunmuş bir devletin insan katillerine silah sevkıyatında bulunmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.
Bu silahların PKK’ya geçişinin nasıl olduğu, doğrudan ABD’li yetkililerle mi, aracı unsurlarla mı bu organizasyonun gerçekleştiğine dair değişik iddialar bulunmaktadır.
- ABD kendi görevlileri ile bu sevkıyatı yapmaktadır.
- ABD bu sevkıyatı taşeron grup veya kişiler vasıtasıyla yapmaktadır.
Bu sevkıyatın yapılmasında taşeron olarak kullanılan unsurlardan biri de Mesut Barzani ve lideri olduğu Kürdistan Demokrat Partisi’nin içinde bulunduğu değişik unsurlardır.
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy da PKK’nın elindeki ABD silahlarının Barzani tarafından aktarılmış olabileceği görüşünde olduğunu söyledi.( Akşam,12.07.2007)
İngiliz Daily Telegraphy gazetesi ise bütün bu bulanık ortamda kafaları netleştirecek bir haber geçiyordu Kandil Dağı’ndan:
“ABD’li subaylar helikopterlerle geldikleri Kandil Dağı’nda PKK’lılarla düzenli olarak görüşüyorlar.” (Hürriyet, 10 Eylül 2007)
Amerikan subayları Kandil Dağı’na iskambil oynamaya gitmediklerine göre Pentagon bu askerî transferi hangi amaçla yaptığını açıklamak durumundadır. Amerikan subayları “stratejik müttefiklerinin bu azılı düşmanının kampında” hangi sıfatla bulunmakta, hangi gerekçe ile yok etmeleri gereken bir örgütü böylesine askerî himayeye almaktadırlar?
ABD büyükelçisi boşuna konuşmasın.
Türk halkını aptal yerine koymasın.M.Bayraktar
İŞTE TÜRKÜN GÜCÜ SÖZE GEREK YOK


hakkari’nin nin Yüksekova İlçesi HADEP”li Eski Belediye Başkanı Hetem İke, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. İke için Yüksekova Belediyesi önünde cenaze töreni düzenlendi. Törene katılan DTP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Demirtaş, PKK”lı teröristleri kastederek, “9 gencin üzerine 10 bin kişilik orduyu Başbakan Erdoğan”ın talimatıyla gönderiyorlar. Şimdi buna ister kahramanlık deyin, ister zafer deyin. Bundan utanç duymuyorlar” dedi.

Cenaze törenine DTP”li belediye başkanları ve 10 bin civarında vatandaş katıldı. Saygı duruşu ile başlayan törende PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine “Biji serok Apo” ve “Şehitler ölmez” sloganları atıldı.

DTP Genel Başkan Yardımcsı Demirtaş, yaptığı konuşmasında PKK”lı teröristleri kastederek, 9 gencin üzerine 10 bin kişilik ordunun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan”ın talimatıyla gönderildiğini söyledi.

Demirtaş, “Şimdi buna ister kahramanlık deyin, ister zafer deyin. Bundan utanç duymuyorlar. Bundan utanç duymayacak mıyız? Her gün bu acılar yaşanırken biz halen barış diyoruz. Ama maalesef AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat da “Ya bu düzene teslim olun ya da, dağlara gidin” diyor. Bizim acımız daha çoktur. Halkın öncü insana ihtiyacı vardır. Çünkü her zamankinden fazla inkar ve imha zihniyeti bu halkın üzerine geliyor. Bunun bir tek adı var. Direnin diyorlar başka yaşam hakkı tanımıyorlar. Biz direneceğiz” dedi.

DTP ÇİZMEYİ AŞTI..

YAWAŞ YAWAŞ İŞGAL EDİLİYORUZ

ABD’nin Türkiye’de “İslamcı yükselişe destek” vermesini, bazı teorisyenler Afganistan ve Irak’la büyük bir benzerlik olarak yorumluyorlar.
Bu teoriye göre, ABD önce potansiyel tehdit yaratıyor, sonra da bu tehdide müdahale ediyor.
Afganistan bunun ilk örneklerinden.
Rus işgali sırasında ve sonrasında ABD Afganistan’da radikal İslamcı unsurlarla işbirliği yaptı. Açıkça olmasa bile Taliban’ı destekledi.
CIA yetiştirmesi Bin Ladin, Afganistan’a bu dönemde yerleşti.
Ardından 11 Eylül saldırıları bahane edilerek Afganistan’a yönelik bir müdahale geldi. ABD bölgeye yerleşti.
Irak’taki durum ise daha da bariz.
Irak’ta ABD başta Saddam’la iyi ilişkiler içindeydi.
Saddam, İran’a yönelik olarak kullanıldı.
İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden sonra Saddam ABD tarafından yüreklendirildi.
1990’ların başında ABD’nin Bağdat Büyükelçisi April Gillespie Saddam’ın Kuveyt’e saldırı planlarını engellemek bir yana, destekleyen bir tavır takındı.
Gillespie, Saddam’a yazdığı mektupta “Komşularınızla olan sınır ilişkileriniz ve çatışmalarınız AB’nin ilgi alanı dışındadır” diyerek Irak’ın Kuveyt’e yönelik saldırısına bir anlamda yeşil ışık yaktı.
Ardından 1. Körfez Savaşı patladı.
Sonrasında ise düzmece olduğu anlaşılan kitle imha silahlarına ilişkin raporlarla ABD’e Irak’a savaş açtı ve ülkeye yerleşti.
Komplo teorisyenleri, ABD’nin Türkiye’deki İslamcı hareketlere yönelik tepkisizliğini böylesi bir gerekçeye bağlıyorlar.
Türkiye’de İslamcılığın giderek radikalleşeceğini ve Türkiye’nin Batı Dünyası’ndan kopacağını ve müdahaleye açık bir hale geleceğini düşünüyorlar.
Bu teorisyenlerin üzerini çizdiği tarihsel bir gerçek var.
“ABD’nin bir Haçlı Seferi zihniyeti ile hareket ettiği açık. Bunu Başkan Bush da söylüyor. Peki Türklerin, Haçlılarla savaşmadığı bir Haçlı seferi var mı?”

PKK Terör Örgütü Kuruluşu

1970′li yıllarda dünyada yükselen gençlik hareketlerinin Türkiye’ye yansıması nedeniyle ülkemizde birçok yasadışı terör örgütünü kurulmaya başlamıştır. PKK terör örgütünün temeli de bu dönem içerisinde atılmıştır.

1974 yılında Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) isimli gençlik organizasyonu içerisinde faaliyet gösteren Abdullah ÖCALAN,Kesire YILDIRIM (ÖCALAN), Haki KARAER, Cemil BAYIK, Kemal PİR isimli şahıslar Ankara’nın Tuzluçayır semtinde yaptıkları bir toplantıyla PKK’nın ilk temelini atmışlardır.

Örgüt kurucuları örgütün, her ne kadar o dönemin yaygın akımı Marksist-Leninist fikir çizgide olduğunu iddia ediyorlarsa da, PKK terör örgütü diğer yasadışı terörist örgütlerden çok farklı bir söyleme sahiptir. Yakın dönemde yaşanmış olan Vietnam,Angola,Kore,Cezayir, Mozambik ulusal mücadelelerinden ve KDP (Kürdistan demokratik Partisi)’nin Irak ve İran devletine karşı yaptığı mücadeleden büyük ölçüde etkilenerek yoğun bir tartışma, inceleme ve teorik faaliyet içerisine girmişlerdir. Bu tartışmalar sonucu, Kürtlerin Türklerden farklı bir halk olduğu ve Türk devletince sömürüldüğü (siyasal,ekonomik ve kültürel ).

Sözde Kürdistan denilen bölgenin kürt parçası olduğunu ve en büyük parçanın da Kuzey Kürdistan olarak nitelendirilen Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesi olduğu, amaçlarının da bu parçaları birleştirerek bağımsız birleşik Sosyalist Kürdistan kurmak olduğu. Hedeflerine ulaşmak için Güneydoğu ve Doğu Anadolu’ya gidip yöre halkına propaganda yaparak düşüncelerine inandırıp sözde Ulusal mücadele başlatmak gerektiği sonuçlarına varmışlardır.

Örgüt ilk faaliyet alanı olarak Diyarbakır, Şanlıurfa ve Gaziantep illerini hedef seçmiştir.

Özellikle bu şehirlerde yoğun faaliyette bulunmalarının nedenleri Diyarbakır’ın geçmişte bir çok isyana merkez teşkil etmesi dolayısıyla isyancı bir geleneğe sahip olması, Şanlıurfa’da halen Feodal yapının kırılmaması, yoksul köylü halkı ile devlete yakın aşiret reislerinin arasında çelişkiler yaşanması, Gaziantep’i seçmelerinin nedeni de sanayinin gelişmesiyle yoksul İşçi sınıfının akın etmesi, örgütün bu gibi avantajları olan şehirlere yönelmesine neden oluştur. Gaziantep alanına gönderilen Haki KARER bir süre faaliyet yürüttükten sonra yine kürt örgütlerden biri olan “sterka sor” (kızıl yıldız) tarafından öldürülmüştür. Bu olay grubu etkiler zira o güne kadar kadrolarından hiç kimse öldürülmemiştir. Grup bundan sonra daha sert ve daha dikkatli olmaya başlarmıştır; en önemlisi de bu olaydan sonra partileşme kararı alarak bunun çalışmalarına başlamasıdır. Örgüt gerekli parti tüzüğü ve programını bir kitapçık halinde çıkartarak partileşme çalışmalarını hızlandırmıştır.

27 kasım 1978 ‘de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde yapılan bir toplantıyla PKK ( Kürdistan İşçi Partisi, Partiya Karkaren Kürdistan ) ilan edilmiştir. Bu aynı zamanda PKK terör örgütünün 1.Kongre’si dir. PKK terör örgütü, parti ilanını duyurmak için Hilvan ve Siverek’deki Aşiret ağalarıyla sürdürdüğü çatışmaları daha fazla yoğunlaştırarak dikkatleri üzerinde toplamayı amaçlamıştır. Bu çalışmalar sonucu siyasi yönden bazı kazanımlar elde etmişse de askeri yönden başarısızlığa uğramıştır. Çatışmalarda birçok militanını yanlış savaş taktikleri yüzünden kaybetmiştir. Bu durum terörist örgüt PKK içerisinde rahatsızlıklar meydana getirmiştir. Toparlanmak amacıyla Mardin tarafına çekilen militanlar daha çok verdikleri kayıpları kapatmak amacıyla Propagandaya ağırlık vererek, yeni kadrolar oluşturma yoluna girmişlerdir.

KURULDUĞU GİBİ YIKILIR…!!!

TUNALIM…

SİZ TERÖRÜ BİTİRMEZSENİZ,SONUNDA TERÖR SİZİ BİTİRİR.

Posted in politika with tags on June 25, 2010 by tunalim


Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Siz eğer Türkiye’de terörü bitiremezseniz, sonunu getiremezseniz terör vasıtasıyla sizin sonunuzu getirirler. Bu gerçek çok net ve açık görülmelidir” dedi

Terör bir Hakkâri’den bir İstanbul’dan vuruyor. Her gün şehit haberleri peş peşe gazete manşetlerine ve ekranlara taşınıyor. Yaşanan terör saldırıları konusunda Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş çarpıcı değerlendirmeler yaptı. Terörün çözülmesinin şart olduğunu dile getiren Prof. Dr. Haydar Baş, “Siz eğer terörü bitirmezseniz terörle birlikte sizin sonunuzu getirirler” dedi. Hükümetin bir noktadan sonra demokratik açılımın Türkiye’ye zarar vereceğini fark ettiğini ve bu yüzden açılımı artık eskisi kadar gündem etmediklerini söyleyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, son yaşanan terör saldırılarıyla bazı mihrakların açılım konusunda hükümeti adım atmaya zorladıklarını söyledi.

Terör artık bitmeli

Prof. Dr. Haydar Baş terör sorununun çözülmesinin olmazsa olmaz olduğunu söyledi. BTP Genel Başkanı şöyle konuştu: “Terör konusu topyekûn milletimizi ilgilendiren, çözülmesi olmazsa olmaz şeklinde ortaya çıkan bir olaydır. Siz eğer Türkiye’de terörü bitiremezseniz, sonunu getiremezseniz terör vasıtasıyla sizin sonunuzu getirirler. Bu gerçek çok net ve açık görülmelidir. Mademki terör vasıtasıyla Türkiye’nin sonu karanlık görünüyor o zaman Türkiye’yi bu noktaya çekmek isteyen kimdir? sorusunun cevabının verilmesi çok önemlidir. Türkiye’yi bu noktaya çekmek isteyenler, hiç şüphesiz dışarıdan beslenen hareketlerdir. Türkiye’ye yönelik bu terör olayları planlanırken hedeflenmiş bir gaye var. Onun için 83’lü yılların sonunda başlatılan terör olayı sıradan bir olay değildir. Asıl gaye Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirmek ve Türkiye coğrafyasını parçalamaktır. Bunlar demokratik yolla bu işi yapmak istediler. Siyasi iktidar da kabul etsek de etmesek de bu oyuna geldi ve demokratik açılımla bunların görüşlerine hizmet etmeye başladı.”

Türkiye’yi 36 parçaya bölecekler

Demokratik açılımla Türkiye’yi 36 etnik parçaya ayırmak istiyorlar” diye konuşan Prof. Dr. Haydar Baş konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ne olacak demokratik açılım? Batı dünyası Türkiye’de 36 etnik grup olduğunu söylüyor. Yani 36 ayrı parça insanlar topluluğu, milletler topluluğu var. Açılım yaparak bunların tamamına haklarını verin, diyorlar. Neymiş bu haklar? Süryanisine faklı, Keldanisine farklı, Arabına farklı, Kürtüne ve Lazına farklı haklar verilecekmiş. Demokratik açılım adı altında Türkiye’nin işini bu şekilde bitirmek istiyorlar.”

Hükümet yanlışını fark etti

Bugünkü duruma nasıl gelindiği üzerinde çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Haydar Baş, hükümetin bir noktadan sonra demokratik açılımın ülkeyi bölünmeye götürdüğünü görüp, bu yanlıştan vazgeçtiğini söyledi. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “Şimdi güzel de bu noktaya nasıl gelindi? Hükümet bir noktadan sonra bu işi kavramış olacak ki, – tabi bu kadar muhalefet edildi kendisine– onlar da bu işi kabul etmek gerekir ki iyi niyetle yaptılar. Hiçbir zaman sonucunun bu noktaya geleceğini düşünmediler. Onlara bunu tavsiye edenlerin Türkiye hakkında samimiyetine inandılar. Ama zaman ilerledikçe Türkiye’nin lehine hiçbir şey olmadığını tespitle benim anladığım, olaydan geri dönmenin zaruretine inandılar. Dikkat ederseniz artık demokratik açılım filan konuşulmuyor. Niye? Demokratik açılımla hiç hayır bir şey elde edilmedi. Sayın Başbakanımız ilk defa Kürt haklarının deklarasyonunu Diyarbakır’da ifade etmişti. Ama gördü ki kendileri ne kadar iyi niyetli olursa olsun hadisenin arkasında çok kötü niyetli maksat sahibi olan insanlar var. Ben olayı böyle görüyorum.”

Terör açılımın devamını istiyor

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Demokratik açılım süreci tıkanınca teröre başvurarak süreci tekrar şekilde işletmek istiyorlar” dedi ve konuşmasını şöyle sürdürdü: “Şimdi bu demokratik açılımın önü kesilince bu sefer iş neye kaldı? Zora kaldı. Bana göre bu sebepten dolayı bir terör hamlesi başlatıldı. ‘Tekrar eski güne dön ve demokratik açılımla bu parçalanmayı temin ettir’ mesajıdır verilmek istenen. Ama iktidar ayıktığı için de böyle bir tavizi vermesi asla mümkün olamaz.”

Dış mihraklar terörün düğmesine başmış olabilir

Meselenin farklı bir yönüne de işaret eden Prof. Dr. Haydar Baş, dış mihrakların İran ve İsrail konusunda isteklerine hükümet olumsuz cevap verdiyse isteklerini elde edemeyen bu dış mihraklar terörün düğmesine başmış olabilirler” dedi. BTP Genel Başkanı şunları söyledi: “Meselenin bir diğer yönü Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve siyasetinden dış mihraklar bazı şeyler istediler. Bu istekler İran konusunda veya İsrail konusunda olabilir. Bu isteklerini de hükümet onların dilediği gibi cevaplandırmadı. Şimdi hükümetten ‘Haydar Hoca bizi çok eleştiriyor’ sözlerini duyuyorum. Bak şimdi ben onları şu anda eleştirmiyorum, bilakis takdir ediyorum. Niye? Onların isteklerine cevap vermiş olsalardı bölge karışacaktı. Akl–i selim davrandılar ve bölgenin karışmasına engel oldular. Hem bu coğrafyanın hem de Türkiye’nin lehine adımlar attılar. Şimdi sen nasıl olur da bilhassa İran konusunda bizim isteklerimize cevap vermezsin, dediler. Ve işte kavgayla gürültüyle ve terörle beraber bu tavizi alma planları tezgâhlanıyor. Ama it ürür kervan yürür. Hiçbir şey yapamazlar.” TUNALIM

BAYRAĞIM-VATANIM…

Posted in İnanç kültürümüz with tags , , on June 24, 2010 by tunalim
Bu vatan bizimdir,bizim kalacaktır.
İSTİKLAL MARŞI AÇIKLAMASI

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak
O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde:

Ey Milletim, Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.

Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülemediği gibi, milletimizin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O Türk Milleti’nindir ve daima öyle kalacaktır.

Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklali.

Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:

‘’Uğruna canımı vereyim, ne olur kaşlarını çatma ey hilal kaşlı güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden. İstiklal uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.’’

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Mehmet Âkif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. ‘’Ben’’ kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve:

‘’Ben, yaratıldığı günden beri hür yaşamış bir milletim, bundan sonra da hür olarak yaşayacağım. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben,Şimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyeti elimden almak isteyen olursa kükremiş bir sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda dağları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bire sığmam, yine taşarım.’’

Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘’Medeniyyet!’’ dediğin tek dişi kalmış canavar!

Bu kıtada Mehmet Âkif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:

‘’Bat ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla,tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir.Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.

Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten ‘’Medeniyet’’ adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.’’

Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kararlılık aşılıyor ve:

‘’Arkadaş! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaş! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur! Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yolunda savaşan mü’minlere zafer vereceğini Kuran-ı Kerim’de va’d etmiştir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman perişan edilecektir.’’

Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı.
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Âkif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır:

‘’Bastığın yerleri (toprak) deyip geçme! Geçmişini iyi öğren! Çünkü bu vatan toprakları, uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uğruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan şehit’lik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanına gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

İstiklal Marşı’nın 7.kıtasında Mehmet Âkif vatan sevgisini, vatan toprağının özelliğini ve Türk Vatanı’nın yüceliğini, şöyle anlatmaktadır:
‘’Bu cennet vatan uğruna canını vermeyecek olan kim var? İşte herkes vatanı uğruna canını vermek için hazır bekliyor. Şimdiye kadar bu uğurda o kadar çok yiğit canını verdi ki: bir karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Allah canımı, canım kadar sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.’’

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

8.kıtada Mehmet Âkif, din ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:

‘’Yüce Allah’ım! Ruhumun senden dileği şudur: Uğruna canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki şahadetler ki:
‘’Eşhedü enla ilahe illallah,
Eşhedü enne Muhammeden resulullah’’
Kelimeleri Türk Milleti’nin müslümanlığının ve bağımsızlığının ilk şartı ve temelidir. Hürriyet sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun. Milletim kıyamete kadar hür yaşasın.’’

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım;
Her cerihamda, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi terden na-şım!
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

‘’O zaman (camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman) yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile çoşkunlukla secdeye kapanacaktır.

Milletimin hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere çıkar ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan Arş’a (Allah’ın yüce katına) ulaşır.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Edebiyyen sana yok, ırkıma yaok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, Milletimin istiklal.

Büyük vatan şairi Mehmet Âkif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağamıza hitap etmekte ve:

‘’Şanlı bayrağım! Sen de artık şafaklar gibi al renginle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır. Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.

Artık Türk Milleti’nin yok olması, dağılması diye bir şey abediyyen söz konusu olamaz. Çünkü; daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.’’
TUNALIM…